ATATÜRKÜN HAYATI

Mustafa Kemal Atatürk,1881 yilinda Selânik'te dogdu. Babasi Ali Riza Efendi, annesi Zübeyde Hanim'dir. Ali Riza Efendi Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin'den ayrilarak Serez'de yerlesmisler, oradan da Selânik'e gelmislerdi. A1i Riza Efendi, hayatinin ilk devirlerinde gümrük memurlugu yapmis, daha sonralari memuriyeti terkederek kereste ticareti ile mesgul olmustu. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanim da Selânik yakinlannda Langaza adi verilen kasabada yerlesmis eski bir Türk ailesine mensuptu. Bu aile, soy olarak Anadolu'dan Rumeli'ye geçmis yörüklerdendi ve 'Varyemez ogullari' olarak taniniyorlardi. Bu ailenin Langaza'da büyük çiftlikleri vardi; tarim yaninda hayvancilikla mesgul idiler.      

          1871 yilinda Zübeyde Hanim ile evlenen Ali Riza Efendi'nin henüz elli yaslarinda iken 1888 yilinda ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaslarinda yetim kalan küçük Mustafa'nin büyütülmesi ve yetistirilmesi görevi, büyük Türk kadini Zübeyde Hanim'a düstü.
Küçük Mustafa, ilk ögrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafiz Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasinin istegi ile Selânik'te çagdas egitim yapan Semsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Semsi Efendi, yeni ögrencisinin yeteneklerini ve zekâsini takdir ettiginden, küçük Mustafa'nin kendi okulunda bulunmasindan son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu okulda okurken babasi öldü. Bu siralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kiz kardesi bulunuyordu. Babalari öldügü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yasini henüz doldurmustu; Naciye ise kirk günlüktü. Bu en küçük kardesleri genç kiz iken Selânik'te öldü.

          Ali Riza Efendi'nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanim üç çocugu ile bir süre Selânik yakinlarindaki Rapla çiftliginde subasilik yapan kardesi Hüseyin Efendi'nin yanina yerlesti. Çiftlik hayati nederiyle küçük Mustafa'nin ögrenimi ister istemez bir süre aksamisti. Fakat çok geçmeden Selânik'e dönerek halasinin yaninda, biraktigi yerden ögrenimine devam etti.

          Küçük Mustafa, Semsi Efendi Ilkokulu'ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüstiyesi'ne devam etti. Bir süre sonra bu okuldanldan ayrildi ve 1893 yilinda kendi karari ile Askerî Rüstiye'ye müracaat ederek ögrenimine burada devam etti. Yazlari, dayisi Hüseyin Efendi'nin yanina gider, okul zamanina kadar çiftlikte kalirdi. Mustafa bu okulu gerçekten sevmisti. Arkadaslari arasinda zekâsi ve üstün yetenekleri ile kisa zamanda kendisini gösterdi ve ögretmenlerinin sevgisini kazandi; ögretmenleri neredeyse kendisine bir arkadas muamelesi yapma geregini hissetmislerdi.

     Bu okulda matematik ögretmenligi yapan Yüzbasi Mustafa Efendi, genç ögrencisinin yetenekleri ve zekâsi karsisinda siniftaki diger Mustafa'larla aralarindaki farki belirtmek üzere ögrencisinin adinin sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artik genç ögrenci Mustafa Kemal olmustu.

     Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüstiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yilinda Manastir Askerî Idadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci i1e arkadaslik etti. Ilerde ünlü bir hatip olarak taninacak olan bu kisi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadi. Yakin arkadaslanndan biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda ögrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî ögreniminin yanisira yabanci dil ögrenimini de ihmal etmiyor; yazlari izinli olarak Selânik'e döndügü zaman Fransizca dersleri aliyordu.

     Genç Mustafa Kemal, Manastir Askerî Idadisi'ni de basari ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde Istanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik basarili bir Harbiye ögreniminden sonra 10 Subat 1902'de bu okulu Tegmen rütbesiyle bitirdi ve ögrenimine Harp Akademisi'nde devam etti.1903 yilinda Üstegmen olmustu.11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbasi rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekâsi, yetenekleri ve üstün kisiligi ile kendisini arkadaslarina ve hocalarina tanitmis, onlarin içten sevgi ve saygisini kazanmisti. Askerlik derslerine büyük ilgisi yaninda matematige, edebiyata ve güzel söz söylemeye karsi da meraki ve egilimi vardi. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve millet davalari ile ilgilenmesi, düsüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydin ve inkilâpçi bir subay olarak taninmisti. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranislari aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilisi, düsüncelerinde samimi olusu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemisti. Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padisahlik rejimi aleyhindeki düsünceleri ve durumu, süphe çekerek birkaç ay Istanbul'da tutuklu kaldi; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Subat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Sam'a atandi.

     Sam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldigi üç yil içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolasmis, memleket idaresindeki aksakliklari, ordunun egitim ve ögretimindeki eksiklikleri daha da yakindan görmüstü. Mustafa Kemal, burada 1906 yili Ekim ayi içinde güvendigi bazi arkadaslariyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaslariyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurduklari cemiyeti genisletti. Bir ara gizli olarak Misir ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir subesini açti ve tekrar Sam'a döndü. Sam'dan uzaklasisi hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini korudugundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Sam'da kaldi. Bu siralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolagasi (kidemli yüzbasi) oldu ve Sam'daki Ordunun Kurmay Baskanliginda bir göreve getirildi.

     Mustafa Kemal 13 Ekim 1907'de merkezi Manastir'da bulunan 3. Ordu Karargâhina atandi. Bu Karargâhin Selânik'teki subesinde çalismak üzere Selânik e geldi. Bu siralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almis olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik'e gelisini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye basladi. Memleketin istibdat idaresinden kurtarilmasi, yapilacak yenilikler onun da bas düsüncesiydi. Selânik'e gelisini takiben kisa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasindaki demiryolu müfettisligi de 3. Ordu Karargâhindaki görevine ek olarak kendisine verildi.

     Bu esnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "Ittihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasini yeniden yürürlüge koymaya ve kapatilan Meclis-i Mebusan'i tekrar toplantiya çagirmaya zorlamaktadir. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girisimleri adim adim II. Mesrutiyetin ilânina uzandi.

     23 Temmuz 1908 tarihinde Ikinci Mesrutiyet ilân edildigi zaman Mustafa Kemal, Kolagasi rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "Ittihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalisarak Istanbul'daki siyasi gelismeleri yakindan izlemektedir. O, II. Mesrutiyet gibi büyük bir inkilâbi takiben yapilanlari kâfi görmüyor; bu firsattan yararlanilarak memlekette daha büyük ve daha köklü degisikliklerin gerçeklestirilmesi geregine inaniyordu.Fakat kendisinin görüsleri "Ittihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüs ve düsüncelerine uymadi. Buna ragmen fikirleriyle zamanin söz sahibi kisilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.

     II. Mesrutiyet'in ilâni üzerinden henüz bir sene geçmemisti ki Istanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karsi, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelisti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'asi olarak bilinen bu isyani bastirmak üzere Rumeli de olusturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Baskanligina getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde Istanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse Istanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Baskani olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun Istânbul'a girdigi gün halka hitaben yayimlanan beyannameyi kendisi yazmisti. Hareket Ordusu'nun duruma hakim olusundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Resat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayin bastirilmasindan sonra Istanbul'da çok kalmayarak 16 Mayis 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu siralarda Selânik ve çevresinde yapilan mânevralarda, tatbikatlarda düsünce ve görüslerini cesaretle savunuyor; bu ise bazi üstlerinin dikkatini çekerken bazilarinin da tahammülsüzlügüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî egitim konulari üzerinde telif ve tercüme eserler hazirliyordu.

     O, II. Mesrutiyet'i takiben Ordu'nun "Ittihat ve Terakki Cemiyeti" ile siki alâkasinin ve siyasete karismasinin tehlikelerini sezinlemeye baslamis, bu görüslerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "Ittihat ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açikça dile getirmisti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüslerini paylasmadilar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak dogrudan dogruya askeri vazifesine verdi. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlasmazligi ve aralarinin açilmasi böyle basladi.

     Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini basari i1e yürütürken 1910 yili Eylül ayinda Pik2irdi manevralarini izleme amaciyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransiz Ordusunu ve komutanlarini yakindan tanidi. Selânik'e dönüsünden kisa süre sonra 1911 Mart'inda Arnavutluk'ta bir isyan çikti. Bu isyani bastirmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Naziri Mahmut Sevket Pasa'nin yaninda görev aldi.

     Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhindaki görevinden alinarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhinda, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayi'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kita hizmeti gördürerek onu basarisizliga sürüklemek; bu suretle sevk ve hevesini bir ölçüde kirmak idi. Ama O, bu görevde de büyük basarilar gösterdi; eskiden oldugu gibi yine kumandanlarinin, arkadaslarinin sevgi ve saygisini kazandi. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafinda toplaniyorlardi. Bu durum 3. Ordu Müfettisliginin hosuna gitmedi. Onu Selânik'teki vazifesinden ayirarak 27 Eylül 1911 tarihinde Istanbul'da Genelkurmay Baskanliginda bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine Istanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Baskanliginda çalisti.

     5 Ekim 1911'de Italyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine baslamislardi. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de Istanbul'dan ayrildi. Trablusgarp'a gelisini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin basinda bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanligina getirildi. Bu siralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbasiliga terfi etti.

     1912 yili Ekiminde Balkan Harbi baslamisti. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek Istanbul'a geldi. 21 Kasim 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Bogazi Kuvay-i Mürettebesi Komutanligi Harekât Subesi Müdürlügüne atandi. Bu atama üzerine Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle gelismis, baba memleketi Selânik düsmüs, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmisti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayir Kolordusu Kurmay Baskanligina getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düsmandan geri alinisinda büyük hizmetleri gördü.

     Mustafa Kemal, Balkan Harbinden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Atasemiliterligine atandi.11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine Atasemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Atasemiliterligine atandigi günlerde yakin arkadasi Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiligine atanmisti. Mustafa Kemal Sofya Atasemiliterligi esnasinda 1 Mart 1914 tarihinde yarbayliga terfi etti.1915 yili Ocak sonlarina kadar Sofya'da kaldi.

     Bu siralarda 1 Agustos 1914'te Almanya'nin Rusya'ya harp ilani ile I. Dünya Savasi baslamisti. Mustafa Kema1 gelisen siyasi ve askeri olaylari büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüs ve düsüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katilma zorunlu hale gelmedikçe Osmanli Devleti bu büyük savasin disinda kalmaliydi. Ancak olaylarin süratle gelismesi 29 Ekim 1914'te Osmanli Devletini de ister istemez Ittifak Devletleri yaninda harbe girmek mecburiyetinde birakti. Mustafa Kema1 bu gelismeler üzerine Baskumandanliktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu istegi yerine getirilmedi. Nihayet israri üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdag'da teskil edilecek 19. Tümen Komutanligina tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya dan ayrilarak Istanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kisa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Subat 1915'te Tekirdag'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada,19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayi ve bazi topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mintikasi Kumandani olarak görev yapti.

     Gelibolu Yanmadasinda önemli olaylar oluyordu. Ingiliz donanmasi 18 Mart 1915 günü Çanakkale Bogazini geçmeye tesebbüs etti ise de kiyi topçusunun basarili savunmasi karsisinda, muvaffak olamayarak agir zayiat verdi. Donanmasi ile Bogazi geçemeyen düsman, bu defa Gelibolu Yarimadasini çikarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu sekilde gelisirken, Genelkurmay Baskanligi da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasina karar vermis, Komutanligina da Alman Generali Liman von Sanders'i atamisti.

     Liman von Sanders, muhtemel düsman taarruzuna karsi kuvvetlerini üç gruba ayirarak planini yapmis; Mustafa Kemal'in basinda bulundugu kuvvetleri ordu ihtiyatina almisti. Mustafa Kemal bu plan geregince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigali'ya geçti.

     Düsman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Ariburnu bölgesinden ilk çikarma hareketine basladi. Ancak çikarma hareketi ilk gün karsisinda Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çikarmanin basladigini görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigali'dan Conkbayiri'na sevketmisti. Ariburnu'ndan Conkbayiri'na ilerleyen Ingiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettigi 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.

     Conkbayiri taarruzunda Türk askeri görülmemis bir inanç ve cesaretle savasiyor, tarihin en büyük kahramanlik sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdigi emre su cümleleri de ilâve etmisti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfinda yerimize baska kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"

     25 Nisan 1915 günü baslayan çikarma, kuvvetlerimiz tarafindan kiyiya kadar itilmesine ragmen düsman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çikarma harekâtina devam etti. Ilerlemek isteyen Ingilizlerle yer yer siddetli çarpismalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunmasi karsisinda basarisiz kaldi. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün basarilari üzerine 1 Haziran 1915'de Albayliga terfi etti.

     Düsman, Çanakkale'de basari saglayamamasina, ilerleme gösterememesine ragmen, yeni bir çikarma yapmada kararliydi. Düsünülen çikarmanin gerçeklesebilmesi için, her seyden önce ilk direnç hatlarini olusturan Ariburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. Ingilizler bu amaçla 6 ve 7 Agustos l9l5 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düsman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasinda siddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldigi önlemIer sayesinde düsmanin bu taarruzu da gelisme imkâni bulamadi. Ariburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken Ingilizler 6 Agustos 1919 aksami Çanakkale'nin güney kiyilarina da asker çikararak ilerlemeye basladi. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansizin kritiklesti. Gelisen bu buhranli durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta degisikligi yapilarak, "Anafartalar Grubu Komutanligi'na 8 Agustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal. qetirildi. 9 Agustos 1915 günü komutayi ele alan Mustata Kemal beklemeksizin ayni gün yaptigi taarruz ile ilerleyen Ingiliz kuvvetlerini tekrar çikarma yaptiklari kiyilara itti. Ayni günün aksami Conkbayiri bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Agustos 1915 sabahi taarruza geçirdi. Böylece düsmanin ilerlemesine imkân verilmemis; aksine tutundugu mevzilerden tamamen çikarilarak Anafartalar bölgesine tam anlamiyla hâkim olunmustu.

     Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda oldugu gibi 9 ve 10 Agustos taarruzlarinda da bizzat ates hattinda bulunmus, ates hattindan emirler vermis, bu davranisi yanindaki subay ve erler için ifadesi imkânsiz cesaret kaynagi olmustu. Conkbayiri'nda kalbini hedef alan bir kursun, cebindeki saate çarpip geri döndügünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasinda gösterdigi kahramanlik, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve disinda büyük ün sagladi. Artik o, "Anafartalar Kahramani" olarak aniliyordu. Aylarca süren çikarma ve savaslar sonucu ilerleme kaydedemeyen Ingilizler; nihayet 1915 yili Aralik sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den çekildiler. Düsmanlarin Çanakkale Bogazi'ni geçememesi, Istanbul'un isgalini önlemis; Ingilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile baglanti kurma hayallerini söndürmüstü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savasinin akisini da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü degistiriyordu. Bu savaslarda Ingilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden süphesiz ki çok fazla idi; ancak onlarin unuttuklari nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanligi ve bu kahramanligi yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

     Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski siddetini kaybettigi 1915 yilinin son aylarinda, son bir taarruzla düsmani tutundugu kiyilardan da sökerek onu tam maglûp duruma düsürmek görüsünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutani Liman von Sanders tarafindan, düsmanin da kiyidan yapacagi topçu atesinin agir zayiat verdirebilecegi endisesiyle benimsenmedi. Artik bu cephede yapacak bir sey kalmamisti. Mustafa Kemal,10 Aralik 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanligi"ni, Fevzi (Çakmak) Pasa'ya birakarak izinli olarak Çanakkale den ayrildi; Istanbul a döndü.

     Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhi Edirne'de bulunan Onaltinci Kolordu Komutanligina atandi. Kisa süre sonra bu Kolordu'nun ayni isimle Diyarbakir'da kurulmasi karari üzerine yine Kolordu Komutani olarak 11 Mart 1916'da Diyarbakir-Bitlis-Mus Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakir'a gelerek komutayi ele aldi.1 Nisan 1916 da Generallige yükseltildi. Diyarbakir'a gelisini takiben kisa bir hazirliktan sonra 3 Agustos 1916 sabahi emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Mus yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasinda taarruz ve karsi taarruz seklinde siddetli çarpismalar oldu. Nihayet 8 Agustos 1916 sabahi Mus, ayni günün aksami Bitlis kuvvetle rimiz tarafindan düsman isgalinden kurtarildi. Mus; ne yazik ki 25 Agustos 1916'da tekrar Ruslarin eline düsmüstü. Mustafa Kemal Pasa, 2. Ordu Komutanligi sirasinda, 14 Mayis 1917'de Mus'u ikinci defa Rus isgalinden kurtardi.

     Mustafa Kemal Pata, Aralik l9l6'da Ahmet Izzet Pasa'nin izinli olarak bir süre Istanbul'a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanligina tayin edildi. Karargâhi Diyarbakir'da olan bu ordunun Kurmay Baskani Albay Ismet (Inönü) Bey'di. Büyük Kumandanin, Inönü ile yakindan tanismasi, emir-komuta zinciri içinde çalismasi bu tarihlere rastladi.

     Mustafa Kemal Pasa,14 Subat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanligina atanmasi üzerine Sam'a giderek Sina Cephesini teftis etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakir'da 2. Ordu'ya vekâleten komutan atandi. Tekrar Oiyarbakir'a dönen Mustafa Kemal Pasa,16 Mart 1917'de asaleten 2. Ordu Komutanligina getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yildirim Ordulari Grubu Komutanligina bagli olarak Halep'te kurulmasi kararlastirilan 7. Ordu'nun basina getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adli bir Alman generaline verilmisti. Mustafa Kemal Pasa,15 Agustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve basladi. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralannda askeri görüsler ve uygulanacak harekat bakimindan anlasmazlik çikti; bu anlasmazlik sonucu Mustafa Kemal Pasa,1917 Ekim baslarinda istifa mecburiyetinde kaldi. Kendisine tekrar Diyarbakir'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek Istanbul'a geldi. 7 Kasim 1917'de Genel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak kisa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhini ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine istirak etti.15 Aralik 1917 - 4 Ocak 1918 arasini kapsayan bu seyahat esnasinda Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman Imparatoru II. Wilhelm ve devrin taninmis komutanlariyla görüstü. Onlara -hoslanmasalar da- I. Dünya Harbinin muhtemel sonuçlan hakkindaki görüslerini açikça ve belirgin tekilde anlatiyordu.

     Mustafa Kemal Pasa, 20 gün süren Almanya seyahatinden Istanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsizligi nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 13 Mayis 1918 - 4 Agustos 1918 arasini kapsayan bu seyahat dönüsü General Falkenhein'in yerine Yildirim Ordular Grubu Komutanligina getirilmis olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Agustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 15 Agustos 1918 günü Halep'e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede Ingilizlere karsi basarili müdafaa savaslari yapti. Takviyeli Ingiliz kuvvetleri karsisinda, O'nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dagilmaktan kurtarilmis; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme basarisini göstermisti. Fakat I. Dünya Savasi Almanya ve müttefikleri aleyhine gelisiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savastan çekilmis, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemisti. Istanbul'da Talat Pasa Kabinesi istifa etmis, yeni Kabineyi Ahmet Izzet Pasa kurmustu. Bu gelismeler karsisinda Mustafa Kemal Pasa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanli Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savasindan çekildi.

     Mustafa Kemal Pasa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildigi günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yildirim Ordular Grubu Komutanligina getirildi ise de artik yapacak birsey kalmamisti. 7 Kasim 1918 tarihinde bu Grup Kumandanligi'nin da Padisah iradesiyle kaldirilmasi üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasim 1918 günü Istanbul'a geldi. Artik Türkiye, mütareke sartlarini yasiyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmis bir Ordu Kumandani idi.

     Memleket ve milletin içinde bulundugu sartlar agir idi. Büyük bir savas sonunda, maglup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adi verilen sartlari agir bir anlasma imzalanmis, bu anlasma sartlarina dayanilarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce isgal edilmis, ordumuz dagitilmis, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmisti. Osmanli memleketleri tamamen parçalandigi gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasinda taksime ugruyordu. Italyanlar Antalya'ya çikmisti. Iskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maras, Urfa isgal altinda idi. Kars'ta Ingilizler idareyi ele almisti. Trakya isgal altinda idi. Düsman donanmasi Istanbul sularinda demirlemisti. Çanakkale ve Istanbul Bogazlari tutulmustu. Istanbul ve Istanbul Hükûmeti Itilâf Devletlerinin baski ve kontrolü altinda idi. Padisah ve hükümet, düsmanlara âlet olmus, âciz ve saskin bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtulus yolu aramakta idiler. Anadolu'nun her sehrinde ecnebi subaylar dolasiyor, Itilâf Devletleri temsilcisi sifatiyla direktifler veriyorlardi. Yunanlilar da Izmir'i isgal hazirliklariyla mesguldu; bu yolda büyük çaba harciyorlar, Itilâf Devletlerini iknaya çalisiyorlardi. Nihayet 15 Mayis 1919'da bu gayelerine eristiler.

     Olaylarin bu sekilde gelisecegini Mustafa Kemal, önceden sezinlemisti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasim 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi geregince ordulara terhis emirleri gelmege basladi. Atatürk, ayni gün Adana'dan Sadrazam Ahmet Izzet Pasa'ya ilk ikaz telgrafini çekti: "Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadikça orduyu terhis etmeyiniz! Sayet ordulari terhis edecek ve Ingilizlerin her dedigine boyun egecek olursak düsman ihtiraslarinin önüne geçmege imkân kalmayacaktir. Bu, Atatürk'te, her sey bitti zannedilen bir zamanda da kurtulus ümidinin sönmedigini, pek çoklarinin düstügü yeis ve ümitsizlige asla kendisini kaptirmadigini gösterir.

     Fakat, acidir ki Mustafa Kemal Pasa tarafindan yapilan bütün bu hakli itirazlar etkisiz kalir ve· ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, Itilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyecegimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacagi idi. O halde Itilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi sartlarini yerine getirecektik. Istanbul Hükümetinin görüsü ve davranisi bu idi.

      Padisah ve hükümetini saran bu umutsuzluga ragmen, milletimiz, haksiz isgal ve istilâlara karsi nefsini müdafaa yolunda her çabayi gösteriyor; memleketin çesitli yörelerinde düsmanla mahalli kuvvetler arasinda çarpismalar oluyordu. Diger taraftan mütecaviz dügmana karsi koymak ve kurtulus çareleri aramak üzere Anadolu'da yer yer milli teskilâtlar olusturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluslar, ayri ayn çalismalari sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamiyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardi.

     Mütareke Türkiye'si, aklin alamayacagi derecede karisik bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i Ilhak gibi cemiyetlerin yani sira özellikle Istanbul'da güya kurtulus çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmustu. Ingiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransiz Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann baslicalaridir. Kurtulus çareleri degisikti. Bir kismi Ingilizlerin, bir kismi Fransizlarin himayesini istiyordu, bir kismi Amerikan mandasini öneriyordu. Bir kisim kimseler de Mondros Mütarekesi geregince padisah ve halife için hükümranlik hakki taninan küçük bir bölgede Osmanli Devleti'ni sembolik olarak devam ettirme düsüncesinde idiler. Memleketin içinde bulundugu karisikliktan istifade çareleri arayan bazi cemiyetler de vatan topraklari üzerinde millî birligi parçalayici faaliyetlere girismislerdi.

     Bu durum karsisinda ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih kültürü çok genis olan ve tarihten sonuç çikarmasini çok iyi bilen Atatürk, gerçek karari sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karsisinda bir tek karar vardi. O da milli egemenlige dayanan, kayitsiz sartsiz bagimsiz yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan "Türk milleti'nin haysiyetli ve serefli bir millet olarak yasamasiydi. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlik karsisinda usak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyik görülemezdi. Yabanci bir milletin himaye ve efendiligini kabul etmek, insanlik vasiflarindan yoksunlugu, acizlik ve miskinligi itiraftan baska birsey degildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yasamaktansa mahvolsun daha iyiydi. Öyleyse Milli Mücadele'nin parolasi "Ya istiklâl ya ölüm!" olacakti.

     Artik Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele bayragini açmak gerekiyordu. Iste bu siralarda, Mustafa Kemal Pasa'yi Istanbul'dan uzaklastirmak amaciyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettisligi teklif edildi. Mustafa Kemal Pasa, kendisine genis salâhiyetler taniyan bu vazifeyi kabul etti.

     16 Mayis 1919 günü Bandirma vapuru ile Istanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Pasa,19 Mayis 1919 sabahi Samsun'da Anadolu topraklarina ayak basti. Kendisinin Anadolu'ya gönderilis gerekçesi, "Samsun ve çevresindeki asayissizligi yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan ibaretti. Hükûmete verilen Inqiliz raporlarinda, bu bölgede Türklerin, Rumlara karsi gerilla hareketine giristikleri ve bölgenin asayisini bozduklari bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacina yönelik genis bir Rum faaliyeti vardi. Baski gören Rumlar degil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurdugu çeteler vasitasiyla Türk köylerini basiyor, katliamlar yapiyor, yerli halki yildirmak istiyordu. Bu girisimlere karsi vatansever Türkler de mukabil çeteler olusturmuslar; bölge Rumlari ile mücadeleye baslamislardi. Bütün bu gerçeklere ragmen Mustafa Kema1 Pasa'ya verilen talimat geregince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Pasa, görevi kabul için Ordu Müfettisligi sifati ve genis salâhiyetler istedi. Istanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti.

     Saray ve Istanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Pasa'nin bu görevi yapacagini zannetmisti. Oysaki Mustafa Kemal'in düsünceleri tamamen baska idi. Ama bu görev, kuskulari çekmeksizin Anadolu ya geçmek için degerlendirilmesi gereken bir firsatti. Kendisine verilen yetkileri de, geri alinincaya kadar milletin menfaatleri adina kullanmak vicdanî bir davranis idi. Esasen olaylarin akisi da kisa zamanda bunu ispatlayacakti. Mustafa Kemal Pasa Istanbul'dan ayrilmadan önce basta sadrazam olmak üzere kabine azalarinin hemen hepsi ile ve en sonunda Padisahla görüsmüstü. Fakat bu kisilerin hiçbirinde memleketi içinde bulundugu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit isigi görmemis, görememisti. Istanbul Hükümetinin ve Padisahin davranislarinda Itilâf Devletlerini gücendirmemek görüsünün agir ezikligini hissetti. Oysaki onlarin kararlarina uymak degil, karsi koymak lâzimdi. Iste Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Pasa'nin Istanbul'dan ayrilirken yakin arkadaslarina söyledigi su sözler bu bakimdan büyük önem tasimaktadir: "Düsman süngüsü altinda milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarinda memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalisilabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum".

     Mustafa Kemal Pasa, Anadolu'ya geçer geçmez planini uygulamaya basladi. 21 Mayis 1919'da Kâzim Karabekir'e çekti. Telgrafta bu davranisini söyle belirtiyordu: "Umumî durumumuzun aldigi vahim sekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu oldugum en son vicdani vazifeyi yakindan müsterek çalisma ile en iyi sekilde yerine getirmek mümkün olacagi kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim".

     Mustafa Kemal Pasa, Samsun'a çiktiktan 2 gün sonra, 21 Mayis 1919'da Genelkurmay Baskanligina Samsun ve çevresindeki asayissizligin sebeplerini açiklayan ne Istanbul Hükûmetinin ne de Itilâf Devletleri temsilcilerinin hoslanmadigi su telgrafi çekti: "Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teskili gibi bir safsata etrafinda toplanmis ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir sekle dönüsmüstür". 22 Mayis 1919'da Samsun'dan Sadaret'e gönderdigi raporu da su cümle ile noktaladi: "Millet birlik olup hâkimiyet esasini, Türklük duygusunu hedef almistir". Bu anlamli ifadede Anadolu'da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün degildir. Iste bu raporlar Istanbul'a geldikten sonradir ki Itilâf Devletleri temsilcileri Istanbul Hükümetinden sordu: "Taninmis bir Türk generalinin Anadolu'da ne isi vardir?" Bunun üzerine Istanbul Hükûmeti, Anadolu'ya gönderdigi müfettisi geri çagirma girisimlerine basladi.

     Artik Anadolu'da baslayan Millî Mücadele,liderini bulmus, daginik ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altinda toplanmaya baslamisti. Bunun ilk örnegini 22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal imzasiyla Amasya'dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses isitiliyordu: "Vatanin bütünlügü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve karari kurtaracaktir". Bu cümleler Milli Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen basladiginin onun imzasi ile bütün cihana ilâni idi. Bu genelge diger bir maddesiyle beliren millî tehlike karsisinda izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: "Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmis delegelerle, Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta derhal bir millî kongre toplanacaktir".

     Mustafa Kemal Pasa, Amasya Tamimi adiyla ünlü bu genelgesini yaptiktan sonra Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkin sevinç gösterileri arasinda Sivas'a geldi. Sehirde kaldigi 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapilacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldi. Kendisi der ki "Benim Erzurum'a gelisim, bütün milletin atesten bir çember içine alinmis oldugu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasil çikilacagini düsünmekte idi".15 Ilica önlerinde Erzurumlular tarafindan coskun bir sekilde karsilandigi zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen ihtiyar Mevlüt Aga i1e aralarinda geçen konusma, bu atesten çember içinden mutlaka çikilmasi gerektigi fikrini Atatürk'te daha da perçinledi. Ihtiyar, fakat dinç Mevlüt Aga'ya Mustafa Kemal Pasa sordu: - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi? Mevlût Aga derhal cevap verdi: - Hayir Pasam, geçimimiz çok rahatti. Son günlerde isittim ki Istanbul'daki irzikiriklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermis. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malini kime veriyorlar?

     Bu sözler, milletle beraber, millet için çalismak üzere Erzurum' a gelen Mustafa Kemal Pasa'yi çok duygulandirmis, gözlerini yasarmisti.Etrafindakilere döndü ve : -"Bu milletle neler yapilmaz.

     Atatürk, Erzurum'a gelisinden 5 gün sonra . Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre'ye gönderilmesinde büyük güçlükler çikariliyordu. Mülkî âmirlerin büyük kismi, Istanbul Hükûmetinin baskisi ile delegeleri korkutuyorlar, yola çikmalarini engelliyorlar, hatta bazi vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardi. Elâzig, Diyarbakir ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskisi sebebiyle yola çikmaktan alikonulmuslar, dolayisiyla Kongre'ye istirak edememislerdi. Bu sebeple Kongre'nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum subesinin gayretleri yaninda Mustafa Kemal Pasa tarafindan da ciddî tesebbüslerde bulunmak icap etti. Vilâyetlerin herbirine açik telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da sifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektigi sekilde tebligatta bulunuldu. Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre'yi toplamaya muvaffak olundu.

     Iste bu sartlarin olusturdugu hava içinde gerçeklestirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-i Sarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Subesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti'nin müstereken hazirladigi bir Kongre idi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon'un kapsadigi Dogu Karadeniz il ve il elerinden 17, Erzurum un kapsadigi il ve ilçelerden 25, Sivas'in kapsadigi il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2 delegenin istiraki ile toplam 62 üye ile toplanmisti. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alindigi takdirde 30'a yakin Dogu Anadolu ve Dogu Karadeniz illerini ve bunlarin ilçelerini kapsamaktadir.

     Erzurum Kongresi'nin toplanisi ve çalismalarina baslamasiyla Istanbul da Saray ve Hükûmet tarafindan, Anadolu'da yükselen bu kurtulus sesini bogmak için yogun bir faaliyet basladi. Ajanslarla Mustafa Kemal'in devlete baskaldiran bir asi oldugu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandigi ilân edildi. Mustafa Kemal Pasayi tutuklamak için her türlü tedbire basvuruldu. Istanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nin dagilmasini, Kongre ye katilanlarin yakalanarak Istanbul Divan-i Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye tetebbüs edemedi.

     Iste bu derece güç sartlar içinde gerçek bir vatan askiyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktasi oldu. Türk Kurtulus Savasi' nin ilk temelleri bu Kongre'de atilmis, alinan tarihî kararlar Millî Mücadele'nin temel kurallarini olusturmustu. Erzurum Kongresi kararlari su sekilde özetlenebilir: 1- Dogu illeri ile Trabzon ve Canik sancagi hiçbir sebep ve bahane ile Osmanli toplulugundan ayrilmasi mümkün olmayan bir bütündür.

     Bu demekti ki ne dogu illeri Ermenistan sevdasiyla, ne Karadeniz illeri Pontus hulyasiyla anavatandan ayrilamayacaktir. Bu karar, vatani ve milleti bölmek isteyenlere karsi ilk esasli ihtardi. 2- Her türlü yabanci isgal ve müdahalesine karsi, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

     Bu madde ile milletin, her türlü isgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettigi, birlik halinde direnecegi bildiriliyordu. Vatan topraklarina yönelik hiçbir isgal ve müdahale, karsiliksiz kalmayacakti. Millet isgal ve istilâyi birlik halinde püskürtmeye kararliydi. 3- Vatanin ve istiklâlin muhafaza ve teminine Istanbul Hükûmeti muktedir olamadigi takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da geçici bir hükûmet kurulacaktir.

     Istanbul Hükûmetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayitsiz sartsiz galip devletlere teslim etmisti. Ülkeyi uçurumun kenarindan ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçeklestirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adimdi. 4- Kuva- i Milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hâkim kilmak esastir.

     Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bagrindan çikacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi ugrunda Milletin arzu ve egilimleri yönünde mutlaka zafere ulasacakti. Milli iradeyi hakim kilmak ayni zamanda demokratik bir esasti. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kivilcimlarini sezmemek mümkün degildi. 5- Hiristiyan azinliklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez.

     Memleketteki azinliklar yer yer siyasî egemenlik davasina kalkismisti. Memleket bütünlügünü bozucu, vatani parçalayici bu gibi davranislara imkân verilmeyecekti. Azinliklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çesit olursa olsun- ayricaliklar ve üstünlükler taninmayacakti. 6- Manda ve himaye kabul olunamaz.

     Türk milleti her seyi göze alarak istiklâli için silâha sarilmisti. Hiç kimseden lûtuf ve yardim beklemiyordu; yabanci devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasina olursa olsun istiklâl mutlaka gerçeklesecekti. Parola "Ya istiklâl ya ölüm" idi. 7- Milli Meclis'in derhal toplanmasina ve hükûmet islerinin meclisin denetimi altinda yürütülmesine çalisilacaktir.

     MilletilMe evletlerinin baskisi ve Padisah fermani ile kapatilmis olan clisi derhal toplanmali, hiikûmetin millet ve memleketin mukadderati ile ilgili verecegi her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükûmet kararlari ancak bu sekilde mesruluk kazanacakti. 8- Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sinaî ve iktisadî hal ve ihtiyacimizi takdir eder.

     Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açik ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordir ki Türk milleti insanî ve uygar amaçlarin degerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini degistiren büyük inkilâplara basladigi zaman "yaptigimiz ve yapmakta oldugumuz inkilâplarin gayesi, milletimizi her bakimdan uygar bir toplum haline getirmektir. Inkilâplarmizin temel kurali budur", diyecekti. Kararda geçen "Milletimiz fennî. sinaî ve iktisadî hal ve ihtiyacimizi takdir eder" ifadesinde de harap bir memleketi bayindir hale getirmek için gelecekte gerçeklestirilecek kalkinma hamlelerine isaret edilmekte idi.

     Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlariyla bölgesel bir kongre olmaktan çikmis, kendisinden sonra gelisecek tüm olaylari büyük ölçüde etkilemisti. Zira Sivas Kongresi kararlari, Erzurum Kongresi kararlarina dayandi. Misak-i Millî'nin esasinda Erzurum Kongresi kararlari yer aldi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanis ve açilis gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarina oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlasmalarinin bagimsizligi savunan ruhu; ilhamini Erzurum Kongresi kararlarindan aldi. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hâkim kilmak esasinda toplandi. Ve nihayet "Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder" cümlesiyle Atatürk inkilâplarinin ilk kivilcimlari Erzurum Kongresi'nde parildadi.

     Sonuçlari bakimindan bu derece önem tasiyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal Pasa, kapanis konusmasinda "Tarih, bu Kongremizi süphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir" ifadesini kullandi.

     Erzurum Kongresi, 7 Agustos 1919 günü -kendisi adina bü- tün yetkileri kullanacak- 9 kisilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalismalarina son verdi. Simdi Heyet-i Temsiliye'yi ve onun baskanini büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kivilcimi söndürmemek, Sivas'ta onu mes'ale haline getirerek millî kurtulusa daha emin adimlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Pasa, dogu illerinin mukadderati için toplanan Erzurum Kongresi'ni -gayesini daha da genisleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne baglayarak Millî Mücadele'ye memleket yüzeyinde genislik kazandirdi.

     Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulundugu agir mütareke sartlari bütün aciligi ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin milletimiz aleyhirie haksiz ve insafsiz bir sekilde uygulanmasi, Izmir'e çikmis olan Yunanlilarin Itilâf devletlerinden aldigi cüretle Anadolu'nun içine dogru ilerlemesi, çesitli sehirlerimizin isgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. Iste böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Pasa, bir kisim Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne istirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coskiin bir sevinçle karsiladi.

     Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarak kullanilan bir binanin salonunda, 38 delegenin istiraki ile toplandi. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayimlayarak çalismalarina son verdi. Ilk oturumda yapilan oylamada Mustafa Kemal Pasa. batkan seçildi.

     Erzurum Kongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre'nin özellikle Sivas'ta toplanisi, sehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasinda yer alan bu sehrimiz -mütareke sartlari geregince Itilâf devletlerini temsilen bazi subaylar bulunmasina ragmen- isgal altinda degildi. Ulasim bakirriindan Anadolu yollarinin birlestigi bir kavsak durumunda idi: o günkü imkânlarin elverdigi ölçüde çesitli Anadolu sehirlerine su veya bu sekilde baglanabiliyordu. Her ne kadar Fransizlar Adana üzerinden, Ingilizler Samsun'dan sehri isgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Pasa, böyle bir isgalin düsmana çok pahaliya mal olacagini hesapliyordu. Bütün bu avantajlari yaninda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Subesi ,sehirde oldukça iyi teskilâtlanmisti.

     Iste bu sartlarin olusturdugu hava içinde gerçeklesen Sivas Kongresi dogrudan dogruya Mustafa Kemal'in çagrisi üzerine toplanmis , bir millî kongredir. Kongre nin 38 üyesinden 31'ini Bati ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7'sini ise Dogu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye olusturmustu. Böylece Bati ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Dogu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne memleket çapinda bir genislik ve bütünlük kazandirdi

     Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanisi sirasinda da Erzurum Kongresi'nde oldugu gibi Istanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çikardilar. Bu sebepledir ki Ankara ve diger bazi sehirlerimizden valilik baskisi ile delege seçilemedi. Bazi vilâyetlerden seçilen delegeler de ayni baski nedeniyle yola çikmaktan alikonuldu, dolayisiyla Kongre'ye istirak edemedi.

     Sivas Kongresi'nin toplani`iriamasi için Sivas'ta bulunan Fransiz Jandarma Müfettisi Brüno da baski yapti. Vali Resit Pasa ile görüserek böyle bir Kongre gerçeklestigi takdirde Sivas'in isgal edilecegini ve Kongre'nin dagitilacagini bildirdi. Ingilizler de Samsun üzerinden Sivas'i isgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal'in her güçlügü asan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldi.

     Istanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptigi gibi Sivas Kongresi sirasinda da bütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmisti. Anadolu'nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasina olursa olsun tutuklanarak Istanbul'a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçeklestirmek üzere valiliklere, mutasarrifliklara yeni atamalar yapildi. Fakat hiçbir idareci, sahlanan millî irade ve miUî hava içinde Istanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.

     Sivas Kongresi'nin diger bir özelligi de delegelerin vatanin kurtulusu ve milletin mutlulugundan baska hiçbir kisisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlanna hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmustu. Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adina yapilmadigi, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacina yönelik bir hareket oldugu açikça belirtilmis oluyordu. Sivas Kongresi kararlari su sekilde özetlenebilir: 1- Millî sinirlar içinde bulunan vatan parçalari bir bütündür; birbirinden ayrilamaz.

     Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Dogu Anadolu ve Dogu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrilamayacagini ilân etmisti. Sivas Kongresi sahip oldugu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genislik kazandirdi. 2- Her türlü isgal ve müdahaleye karsi, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

     Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden baslica tehlike Dogu Karadeniz Bölgesinde kurulmasi düsünülen Pontus Rum devleti ile Dogu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batidan gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarina yönelik hiçbir isgal ve müdahalenin karsiliksiz kalmayacagini mütecaviz düsmana açikça bildiriyordu. 3- Istanbul Hükûmeti, haricî bir baski karsisinda memleketimizin herhangi bir parçasini terk mecburiyetinde kalirsa vatanin bagimsizligini ve bütünlügünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alinmistir.

     Bu madde ile Istanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykiri herhangi üir karar veya davranisina milletin kayitsiz kalmayacagi, gerektiginde millî iradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacagi açikça belirtiliyordu. 4- Kuva-yi milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kilmak esastir.

     Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'nde perçinlestiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve egilimleri yönünde savasacâk, bagimsizlik mutlaka gerçeklesecekti. Millet artik egemenligi- ni kendi eline almisti; kendi hâkimiyetinden baska hiçbir güç tanimiyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasirti olusturuyordu. 5- Manda ve himaye kabul olunamaz.

     Erzurum Kongresi'nde karar altina alinan bu görüs, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kurali haline getiriliyordu. Millî kurtulus hareketinin parolasi hiçbir devletin merhametine siginmaksizin" Ya istiklal ya ölüm!" dü. 6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanmasi mecburidir.

     Erzurum Kongresi kararlarinda da belirtilen bu istek, artik bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararlari millî iradeyi yansitmayacakti. 7- Ayni gaye ile millî vicdandan dogan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adi altinda birlestirilmistir.

     Erzurum Kongresi, Dogu Anadolu ve Dogu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri "Sarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adiyla bir merkezde toplamisti. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapinda bütünlük kazandirdi. 8- Mukaddes maksadi ve umumî teskilâti idare için Kongre tarafindan bir Heyet-i Temsiliye seçilmistir.

     Erzurum Kongresi, Dogu illerini temsilen 9 kisilik bir Heyet-i Temsiliye seçmisti. Sivas Kongresi'nce 6 kisi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genisletilmis, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açilincaya kadar memleket mukadderatinda yegâne söz sahibi bir kurul olusturulmustu.

     Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarini genisleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandirmasi bakimindan Inkilâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir. Üyelerinin, bütün memlekete samil olmasi sebebiyle de Millî Mücadele baslangicinda Türkiye'nin mukadderatini çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik oldugunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre'dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha genis oldu.

     Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Pasa'nin amaci en kisa zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden olusan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracagi hükûmet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük isi gerçeklestirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sifatiyla millî teskilâtin kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri asarak- azimle çalisti. Bu devre esnasinda Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlasma zemini arayan Istanbul Hükûmeti, temsilcileri vasitasiyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasinda Amasya'da onunla görüsmüs ve bir Millet Meclisi toplanmasina ikna olmustu. Bu görüsme Inkilâp Tarihimizde "Amasya Mülâkati" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasini istemesine ragmen, Meclis 12 Ocak 1920'de Istanbul'da toplandi. Fakat Ingilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarinin baskisi sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarini "Misak-i Millî" halinde kabul ve ilân etti.

     Mustafa Kemal Pasa, 27 Aralik 1919'da bir kisim arkadaslari ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara'ya gelmisti. Artik Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, Istanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bagimsizlik Savasinda görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde Istanbul, Itilâf devletleri tarafindan fülen isgal edildi; sehir yabancilar tarafindan tamamen askerî kontrol altina alinmisti. Bu sartlar altinda Meclis de faaliyet gösteremeyecegini anlayarak dagildi; zaten bu siralarda milletvekillerinin bir kismi da Ingilizler tarafindan tutuklanmis bulunuyordu.

     Mustafa Kemal, Istanbul'un isgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanliklarina talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açildi. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenligini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de baskan seçilerek artik Türk bagimsizlik mücadelesinin her bakimdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulundugu sartlar, kendisinin omuzlarina yüklenen görevi gerçekten çok agirdi. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalim savasinin,. istiklâl mücadelesinin Iiderligini yapiyordu.

     Ankara'da Millet Meclisi'nin açilmasi, milli bir hükûmetin kurulmasi üzerine Padisah ve Istanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha genis ölçüde baltalama yollarina sapmisti. Anadolu'da binbir fedakârlikla olusturulan millî kuvvetlere karsi halife ve padisah ordulari kuruluyor, basta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanlari, âsi sayilarak idama mahkûm edilmis bulunuyordu. Diger taraftan Izmir'e çikan Yunanlilar da Anadolu içlerine dogru taarruza hazirlâniyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dagitilmis, silâhlari alinmis oldugundan, isgal altindaki yörelerde düsmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karsi koyuyordu. Bu düsman saldirilarinin yani sira Anadolu'nun bazi yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postaci Nâzim gibi aldatilmis kisilerin elebasilik ettigi iç isyanlar devam ediyordu.

     Bütün bu iç ve dis güçlüklere, zor sartlara ragmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kisa zamanda duruma hakim olarak düsman kuvvetlerine karsi çesitli cephelerde büyük basarilar kazanmaya basladi. Dogu cephesinde XV. Kolordu Komutani Kâzim Karabekir komutasindaki kuvvetlerimiz büyük basarilar kazandi. Bu bölgede Oltu, Sarikamis ve Kars'i isgal suretiyle sinir sehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karsi 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu maglup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarikamis, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alindi. Ermenilerin baris istegi üzerine 2/3 Aralik 1920'de Gümrü Antlasmasi imzalanarak savasa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.

     Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maras bölgeleriride Fransiz birlikleriyle mahallî kuvve'tler arasinda siddetli çatismalar oluyordu. Sonuçta Fransizlar 12 Subat 1920'de Maras'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldilar. 21 Ekim 1921'de Fransizlarla yapilan "Ankara Antlasmasi" Adana, Mersin, Gaziantep ve diger bazi sehirlerimizin kurtulusuna uzandi.

     Yunanlilar 1920 Haziraninda, Ankara'da kurulan iki aylik yeni hükûmetin içinde bulundugu güç sartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Bati Cephesinde umumî taarruza geçmisler, büyük kismi ile gönüllülerden olusan kuvay-i milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yi, 29 Agustos 1920 günü de Usak'i isgal etmislerdi. Bu olaylar seyrederken Padisah ve Istanbul Hükûmeti de 10 Agustos 1920'de Itilâf devletleriyle Sevr Antlasmasini imzalamak suretiyle dis düsmanlarimizla birlesmis oluyordu.

     Yunanlilarin Bati cephesinde ilerleyisi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizligi sebebiyle isgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Baskani Mustafa Kemal Pasa, cephe komutanlari ile görüsmüs, artik gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulmasi geregini ilgililere bildirmisti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin basarisi, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altinda toplanmalarina bagli idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teskilâtlarin ordu içinde düzenli kitalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde daginik savasa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve egitime tabi tutulacakti.

     Artik, Türkiye Büyük Millet Meclisi Baskani Mustafa Kema1 Pasa, Millî Savunma Bakani Fevzi Çakmak Pasa ve Genelkurmay Baskani ve ayni zamanda Bati Cephesi Komutani Albay Ismet Bey, bütün çalismalarini düzenli ordunun gerçeklesmesine vermislerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranli, en çetin aylaridir.

     Simdi 1920 yilinin Aralik sonlarindayiz. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür'atle millî ordu içinde toplanmaktadir. Ne çare ki ellerinde bir kisim kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardesleri, Bati Cephesi kuvvetlerine bagli kalmak istememisler, baslarina buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmislerdi. Bunlar, Millî Mücadele'nin güç zamanlarinda basardiklari bazi islerin verdigi simariklikla bulunduklari bölgelerde sivil memurlari diledikleri gibi azlediyor, degistiriyor, kendilerine göre atamalar yapiyorlardi. Bati Cephesi, tek komuta altinda örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeslerinin huzurlari daha da kaçiyor, Bati Cephesi yaninda Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardi. Artik tutumlari, millî hükûmete karsi bir isyan halini almisti.

     Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlikla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birligini temin bakimindan bu sorunun, kesin sekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldikça hiçbir zafer kazanilamayacagi gibi, aksine bu âsi kuvvetler her basarida orduya ayakbagi olacakti. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldirilmasina karar verdi.

     29 Aralik 1920 günü Bati Cephesi Komutani Ismet Bey'le Güney Cephesi Komutani Albay Refet Bey, Çerke.z Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldirmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Bati Cephesi kuvvetlerin Kütahya'yi isgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de isgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldi.

     Iste simdi Millî Mücadele'nin en dramatik anlari yasanmaktadir. Bati Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanini bastirmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklasmislar, Gediz'e kadar ulasmislardir. Çerkez Ethem'i takip sebebiyle cephelerin bosaltildigini, askerlerin mevzilerden uzaklastigini haber alan Yunanlilar, içinde bulundugumuz bu iç buhrani, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor ânini kendileri için büyük bir firsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Usak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüse geçtiler. Amaçlari, Türk kuvvetlerini, zayiflayan mevzilerinde âniden bastirip maglup etmek, bu suretle Eskisehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmakti. Bu plan gerçeklestirildigi takdirde, henüz sekiz aylik millî hükûmeti dogdugu yerde bogmak, kolayca ortadan kaldirmak güya mümkün olacakti.

     Düsmanin, taarruz hedefi olarak seçtigi Eskisehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavsaklardi. Bu sehirlerimizin elden çikisi, önemli demiryollarinin da düsman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Usak Cephelerinden ilerleyen düsman kollari, Kütahya önlerinde birlesme imkâni bulursa, Çerkez Ethem'e karsi geride birakilan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. Iste maglubiyetimiz halinde ortaya çikacak korkunç tablo bu idi.

     Düsman taarruzu i1e gelisen bu kritik durum üzerine, Bati ve Güney Cephesi komutanlari vaziyeti görüserek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz'e kadar gelmis olan kuvvetlerimizin büyük kismini vakit geçirmeksizin Inönü ve Dumlupinar mevzilerine sevketmeyi kararlastirdilar. Ancak Bati Cephesi kuvvetlerinin simdi bulunduklari Gediz ve Kütahya yöreleri ile Inönü mevzileri arasinda 3 günlük bir yol vardi. Eger Yunanlilar, bizden daha önce Inönü mevzilerine ulasabilirlerse mukavemetsiz, Eskisehir'e kadar yol almis olacaklardi. O halde yapilacak is, son sür'atle Inönü mevzilerine yetiserek ilerleyen düsmani burada durdurmak olacakti. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeslerine karsi bir kisim kuvvet, Kütahya yöresinde birakilarak, geri kalan kuvvetler Inönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düsman kuvvetine karsi Inönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çagrildi. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahi, Inönü mevzilerine varmisti.

     Öte yandan Yunanlilar sür'âtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcik'i, 9 Ocak sabahi da Bilecik ve Bozüyük'ü isgal ettiler. Fakat bütün bu isgallere, güç sartlara, iki ayri düsmanla savas mecburiyetine ragmen sonucun zaferle bitecegi hususunda basta Atatüxk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançlari asla sarsilmamisti. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden sunlari söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düsmanlarimiz ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genisligi ne olursa olsun, kesin basari, son basari mesru bir ama izleyenlerde olacaktir."

     I. Inönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü ögleden sonra Yunanlilarin Bozüyük yönünden siddetli taarruzu ile basladi. Ufak bir köyden ismini alan Inönü, simdi Türk Kurtulus Savasinda dönüm noktasi olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yillar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafindan "Inönü" soyadi verilecekti.

     Muharebenin ilk günü Bati Cephesi kuvvetleri ile Yunanlilar arasinda çok çetin çarpismalar oldu. Yunanlilarin her taarruzu, karsi taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlasilan düsman, umdugunu bulamamisti. Inönü mevzilerinde bos cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu atesiyle karsilasmalari, onlar gerçekten sasirtmisti.

     Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan aksama kadar bütün siddetiyle devam etti. Bu sabah, Bati Cephesi Komutani Albay Ismet Bey de Gediz'den muharebe meydanina gelmis, savasi bizzat ates hattinda idareye baslamisti. Bir ara bir alay kadar düsman kuvveti, mevzilerimizdeki bir bosluktan istifade ederek Bati Cephesinin karargâhi bulunan Inönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karsisinda cep- he karargâhi istasyondan alinarak sür'atle Inönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydirarak takviye edildi.

     Askerlerimiz bugün de, araliksiz devam eden düsman taarruzlarini, bir an gerilemeksizin gögüslüyorlar; Yunanlilarin ilerlemesine imkân birakmiyorlardi. Süphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karsisinda agir zayiat veriyor; ama canindan aziz bildigi kutsal vatan topraklarini her ne pahasina olursa olsun, savunmadan geri kalmiyordu. En nihayet tükenen, gücü kirilan düsman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarindan bir basari elde edemedigini, edemeyecegini anladi. Artik bu safhada onlar için yapilacak bir sey vardi: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahindan itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye basladilar.

     Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Bati Cephesi Komutani Albay Ismet Bey'e su telgrafi çekiyordu: "Bu basarinin, mukaddes topraklarimizi düsman istilâsindan tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayirli bir baslangiç olmasini Allah'tan diler, Bati Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandiklari bu zafer dolayisiyla tebrik ederim".Gerçekten I. Inönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayirli bir baslangiç olmus, onu II. Inönü, Sakarya, 26 Agustos ve 30 Agustos gibi daha büyük zaferler izlemistir.

     Artik sira, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de birakilan yerden takibine gelmisti. Sür'atle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldirildi. Çerkez Ethem ve kardesleri son çare olarak Yunanlilara sigindilar. Bu isyanin bastirilmasi ile artik millî orduda emir ve komuta birligi de tam olarak saglanmis oldu.

     I. Inönü zaferi içerde ve disarda büyük etkiler yaratti; büyük siyasî gelismelere sebep oldu. Bu zaferden sonradir ki, ümitsizlikler bogulmus, yeni kurulan devlet, sarsilmaz temeller üzerine oturmaya baslamis, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmisti. Yine bu zaferle içerde asayis ve güven saglanmis, muntazam ordu kurma çalismalari daha da kolaylasmisti.

     I. Inönü zaferinin disardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düsman karsisinda ilk sinavini veriyor, dost ve düsman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabanci devletlere de artik, millî hükûmetin hatiri sayilix bir varlik oldugunu gösteriyordu. Bu gelismeler sebebiyledir ki Itilâf devletleri, 21 Subat 1921'de toplanan Londra Konferansi'na Istanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çagirdilar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanli heyeti içinde yer almayip millî davayi savunmak üzere ayri bir ekip olusturdular. O kadar ki Osmanli bas delegesi Sadrazam Tevfik Pasa, konferansta söz hakkini Ankara Hükûmeti temsilcilerine birakmak mecburiyetinde kaldi. Iste bu gelismeler sonucu Itilâf devletleri yeni bir baris teklifi hazirlamak zorunda kaldilar. Yine I. Inönü zaferinin millî hükûmete kazandirdigi dis itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlasmasi" imzalandi. Londra'da da Fransa ve Italya ile baris yolunda bazi müzakereler oldu.

     Ancak Yunanlilar, bu maglubiyetten ders almayarak kisa süre sonra 23 Mart 1921 günü ayni cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlilarin Inönü mevzilerine taarruzu ile baslayan,II. Inönü muharebesinde de düsman taarruzlari birincisinde oldugu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Bati cephesi kuvvetlerinin karsi taarruza geçmesi sonucu Yunanlilar geri çekilmeye basladilar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurduklari muharebe meydanini tekrar silâhlanmiza terk zorunda kaldilar. Bu suretle Bati cephesinde düsmana karsi II. Inönti Zaferi adini alan bir büyük basari daha kazanildi. Mustafa Kemal Pasa, Bati Cephesi Komutani Ismet Pasa'ya gönderdigi kutlama telgrafinda: "Siz orada yalniz düsmani degil, milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu.

     Simdi 1921 yilinin Temmuz baslarindayiz. Yunanlilar Ankara Hükûmetinin reddettigi Sevr Antlasmasini gerçeklestirmek amaciyla Anadolu topraklarina durmadan kuvvet çikararak Türklere karsi yeni bir taarruza hazirlanmaktadirlar. Nihayet bu genel düsman taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Bati Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle basladi. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasinda yer yer siddetli çarpismalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ; den Türk kuvvetlerinden sayica fazla durumda bulunan Yunanlilar birçok yerleri isgal ettiler. Afyon, Eskisehir, Kütahya, Bilecik art arda düsman eline geçti.

     Cepheden gelen bu kaygi verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Baskani Mustafa Kemal Pasa, Ankara'dan Karacahisar'daki Bati Cephesi Karargâhina geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelisen Yunan ilerleyisi karsisinda, o günkü sartlar altinda imkânlari sinirli Türk ordusu için daha da ileri kayiplari önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandani Ismet Pasa'ya su direktifi verdi: "Orduyu, Eskisehir'in kuzey ve güneyinde topladiktan sonra, düsman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzimdir ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nin dogusuna kadar çekilmek yerindedir!" Müteakiben bu strateji uygulandi ve Bati Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüse geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin dogusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakimindan isabetli bir davranisti; zira kayba ugrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutundugu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karsi çekilmeksizin uzun sure direiimesi daha büyük kayiplarin sebebi olacakti.

     Inkilâp Tarihimizde "Kütahya-Eskisehir Savaslari" adini alan ve Sakarya'nin dogusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çaipismalarda ordumuz kendisinden sayica 2 misli fazla düsman kuvvetleri karsisinda oldukça agir zayiat vermis, gerek çarpismalar gerekse geri çekilis esnasinda sehit, yarali ve kayip olmak üzere 40.000'e yakin silâhli kuvvetimiz yok olmustu. Ayrica araç ve gereç kaybimiz da büyüktü.

     Ordumuzun bu, Sakarya'nin dogusuna çekilis günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelisebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karsi tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet karari, Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açiklandi. Meclis sahlanmisti: "Biz buraya kaçmaya mi ,geldik, yoksa düsmanla dövüsmeye mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yi harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüsmekti. Bu heyecanli konusmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nin müdafaasina, bunun için gerekli hazirliklarin yapilmasina karar verdi.

     Bütün bu zor sartlara, geçici çekilise ragmen sonunda düsmana kati darbe indirilecegine dair, basta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançlari asla sarsilmamisti. Mustafa Kemal Pasa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte karsimizdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhasi mümkün hale gelecekti." Ancak basarinin en önemli sarti, herkesin bu sonuca candan inanmasi ve bu ugurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasina yöneltmesi idi. Ayrica unutulmamasi gereken nokta, ordumuz, düsmanin arzu ettigi yerde degil, bizim arzu ettigimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona, orada kati darbeyi vuracakti. Bu bakimdan gerektiginde geri çekilisin, bazi yerleri düsmana terk edisin büyük bir önemi yoktu. Askerligin geregini kararsizliga düsmeden uygulamak gerekiyordu.

     Ne çare ki liderlerin bu inancina ragmen Sakarya'nin dogusuna çekilmenin yarattigi maneviyat bozuklugu Meclis'e de aksetmisti. Yeni bir ordu olusturulurken meydana geleii bu agir kayip, bu çekilme ister istemez sarsintilara sebep olmus; bazi çevreleri hakli oTarak endise ve tedirginlik kaplamisti. Bu hava içinde 4 Agustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Baskomutanlik teskili üzerinde heyecanli görüsmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandiracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadirlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fülen ordunun basina geçmesidir. Çünkü O, katildigi bütün savaslarda yenilmemis, yenmis bir kumandandir. Bu sebepledir ki konusmalar onun baskomutanligi üzerine almasi görüsünde birlesti. Taraftarlari gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun basina geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük çogunlugu, taraftarlari kurtulus için tek çarenin bu oldugu, baska çikar yol bulunmadigi fikrindedirler. Bazi milletvekilleri içtenlikle haykirirlar: "Sen mühim bir kumandansin! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesinde ispat ettin. Simdi kendini hangi güne sakliyorsun? Sakarya'ya kadar geldi düsman, kendini hangi güne sakliyorsun?" Bu haykirislar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramani, fiilen ordunun basina davet ediyordu.

     Muhaliflere gelince, onlar da Baskomutanligi Mustafa Kemal Pasa'ya vermekle zaten kurtulus ümidi kalmadigini kabul ettikleri bir ortamda, gelisecek tüm sorumlulugu onun ,omuzlarina yüklemeyi amaçliyorlardi.

     Meclis'te 4 Agustos 1921 günü baslayan bu görüsmeler, ertesi gün de ayni heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Pasa, önce tartismalarin disinda kaldi. Ancak konusmamasinin, tavrini açikça ortaya koymamasinin, onun da gelecekten ümitsiz oldugu seklinde yorumlanmasi ihtimaline karsi, kendisini Baskomutan görmek isteyen millî iradenin bu israri karsisinda, Meclis Bas kanligina su önergeyi sundu: "Meclis'in sayin üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Baskomutanligi kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan dogacak yararlari en kisa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kisa zamanda artirmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz oldugu yetkileri fülen kullanmak sartiyle üzerime aliyorum. Hayatim boyunca millî hâkimiyetin en sadik bir hizmetkâri oldugumu milletin nazarinda bir defa daha dogrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kisa bir müddetle sinirlandirilmasini ayrica istiyorum".

     Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma istegi sebebiyle bazi itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olaganüstü bir durumdu ve ölüm kalim mücadelesi gibi olaganüstü sartlar konusuyordu. Bu sartlar içinde Mustafa Kemal Pasa tarafindan kabul edilen görev gerçekten çok büyük ve önemli, diger bir ifade ile Türk milletinin mukadderati ile ilgili idi. Düsman karsisindaki cephede vakit geçirmeksizin en seri, en dogru kararlari verebilmek, ancak Meclis'in yetkilerini aninda kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk de bu olaganüstü sartlara ragmen, söz konusu yetkinin 3 ayla sinirli kalmasini istemekle, millî iradeye olan sarsilmaz saygisini gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteginde kendisini hakli gördü. Görütmeler sonucu, 5 Agustos 1921 günü, "Mustafa Kemal Pasa'ya 3 ay süre ile askerlige ait hususlarda Meclis'in yetkilerini kullanmak kosuluyla Baskomutanlik tevcih eden Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oybirligi ile kabul edildi. Kanunda su sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin mukadderatina bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Baskomutanlik füli vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal Pasa'yi memur etmistir. Baskomutan, ordunun maddî ve manevî kuvvetini artirma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait salâhiyetini Meclis namina fülen kullanmaya yetkilidir. Bu sifat ve salâhiyet üç ay müddetle sinirlidir. Meclis lüzum gördügü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sifat ve salâhiyeti kaldirabilir."

     Baskomutanlik verilisinden sonra Mustafa Kemal Pasa kürsüye geldi. Memleketin düsman istilâsindan kurtarilacagina dair sarsilmaz inancini bir kere daha ifade ederek Meclis'e su teminati verdi: "Efendiler! Zavalli milletimizi esir etmek isteyen düsmanlari, Allahin yardimiyla behemehal maglûp edecegimize dair olan emniyet ve itimadim bir dakika olsun sarsilmamistir. Bu dakikada bu kesin inancimi yüksek heyetinize karsi, bütün millete karsi ve bütün âleme karsi ilân ederim." Baskomutan ayni gün ordu ve millete de bir bildiri yayimladi. Bu bildiride de su cümleler yer aliyordu: ".... Bana bu vazifeyi tevdi etmis olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzimin mihrakini teskil edecektir. Hiçbir sebep ve suretle degistirilmesine imkân omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düsman ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan'in silâhli kuvvetlerinden olusan bu orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocaginda bogarak kurtulusa ve bagimsizliga kavusmaktir. "

     Batkomutan, artik plânini yapmis ve kesin sekilde uygulamaya baslamistir. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kisa zamanda almaktir. Bu amaçla 7 ve 8 Agustos 1921 günleri, kendi imzasiyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye" yani "Millî Vergi" emri yayimladi. Bu emirler geregi her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyaci için bir kat çamasir, bir çift çorap, bir çift çarik isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyaci için tüccarin elinde bulunan stoklardari yüzde kirkina parasi zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat, hayvan ve yem bakimindan stoklarinin yüzde 40'ini yine parasi sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkin elinde bulunan savasa elverisli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu ambarina teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin, marangozlarin, sanayi imalâthanelerinin listesi çikacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer için olaganüstü bir seferberlige davet e dilmisti. Artik millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix harp baslatilmisti.

     Baskomutan bu acil tedbirleri aldiktan sonra 12 Agustos 1921 günü Ankara'dan hareketle Polatli'daki Cephe Karargâhina geldi. Artik Mustafa Kemal Pasa, cephede ve fülen Türk ordusunun basinda idi.

     Timdi 1921 yili Agustos baslarindayiz. Yunan ordusu 13 Agustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine dogru yeniden ileri harekâta basladi. 15 Agustos 1921 günü Yunan Krali Konstantin, ordularina "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksizin ilerleyen Yunanlilar, birçok sehir ve kasabalarimizi isgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattimiza dayandilar.

     23 Agustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi basladi. Bütün cephe boyunca taarruz ve karsi taarruzlarla çok siddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kitalarimiz tarafindan düsmana agir zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Poiatli'ya kadar yaklastiklari, top seslerinin Ankara'dan duyuldugu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok noktada yarilmasina ragmen, her nokta inatla savunuluyor, kaybedilen her hattin gerisinde yeni bir savunma hatti olusturuluyor, böylece düsmanin ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Baskomutan, savas stratejisi için su formülü koymustu: "Hatt-i müdafaa yoktur, sath-i müdafaa vardir. O satih bütün vatandir. Vatanin her karis topragi, vatandasin kaniyla islanmadikça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulundugu mevziden atilabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildigi noktada, tekrar düsmana karsi cephe teskil edip muharebeye devam eder. Yanindaki birligin çekilmek zorunda kaldigini gören birlikler, oria tâbi olamaz. Bulundugu mevzide sonuna kadar dayanmaga ve mukavemete mecburdur".

     Baskomutanin ortaya koydugu, harp yönetimi bakimindan büyük önem tasiyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmis ve mukaddes vatan topraklari, her kaybedilen hattin gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teskili suretiyle sonuna kadar savunulmustur. Düsman astigi her tepenin ardinda "Ankara var!" hulyasiyla harp ediyor, Mustafa Kemal Pasa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indirecegi yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düsmanin taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye basladi. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çök uzaklasmis, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düsmüstü. Artik taarruz sirasi Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü baslayan karsi taarruzumuzla düsmana agir zayiat verdirilmis, bu taarruz sonucu Yunanlilar batiya dogru çekilmeye baslamisti. Bütün savas boyunca cepheden ayrilmayan Baskomutan Mustafa Kemal Pasa, zaman zaman da en ileri meyzilerde görürimüs, hatta ates hattina girmisti. Baskomutanin en ileri hatta, taarruz eden kitalarin yaninda görülmesi ve muharebeyi ates hattinda bizzat takip edisi süphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatlari üzerinde büyük tesir yapti.

     "Sakarya Meydan Muharebesi" adini alan bu büyük ve kanli savas, 22 gün 22 gece devam etmis ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düsman Sakarya Nehri'nin dogusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanilmisti. Bu anlamli ve büyük basari üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafindan, Baskomutan Mustafa Kemal Pasa'ya Kanunla Müsir (Maresal) rütbesi ve "Gazi" unvani verildi. Sakarya Zaferinin sonuçlari siyasî alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlasmasi, 20 Ekim 1921'de Fransizlarla Ankara Antlasmasi imzalandi.

     Sakarya Meydan Muharebesinden sonra maglup Yunanlilar, Afyon-Eskisehir hattina kadar çekilmisler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmislardi. Düsmanin bu genis hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.

     Yunanlilarin, tutunduklari bu son mevzilerden de atilmalari, Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasina gerek gösteriyordu. Ancak bu suretle düsmanin Anadolu'dan tamamen çikartilmasi mümkün olabilecekti. Diger taraftan gerek Yunanlilar gerekse Ingilizler, mevsimin ilerlemis oldugu, Türk hükûmetinin içinde bulundugu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun agirligi sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsiz görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandiktan sonra ister istemez baris isteginde bulunacagini hesapliyorlardi. Bu sebeple kendileri barisa yanasmiyorlar, isgal ettikleri topraklari ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârli çikmayi amaçliyorlardi.

     Baskomutan Mustafa Kemal Pasa ise düsmanin hayal ürünü bu hesaplarinin disinda taarruz hazirliklarini sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanini ve seklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e göre, "Yarim hazirlikla , yarim tedbirlerle yapilacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanilarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamaninin geldigine karar verildi. Ama yine de Yunanlilar asker sayisi, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler.

     Baskomutan tarafindan en ince ayrintilarina kadar hazirlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi plani, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, Aksehir'e çagrilan ordu komutanlarina açiklandi. Onlarin da görüsleri alinarak Bati Cephesi Ordularina 6 Agustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazirlik" emri verildi.

     Büyük taarruz plani gerçekten dâhiyane, dâhiyane oldugu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamami, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydirilmis, baska cephelere kuvvet ayirma hususu ister istemez ikinci planda düsünülmüstü. Bunun sonucu olarak Eskisehir-Ankara istikameti açik denecek bir durumda birakilmisti. Keza cephenin agirlik merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkasi da göller bölgesine dayaniyordu. Basarisizlik halin- de, bu bölgede savasan l. Ordu'nun akibeti kritiklesebilirdi.29/2

     Bu plan, ancak büyük komutanlarin sevk ve idaresinde basariya ulasabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kilacak faktör, ne pahasina olursa olsun maglup olmamak karari idi. Gerçekten de öyle oldu.

     26 Agustos 1922 sabahi saat 5.30 da topçularimizin atesiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu basladi. Baskomutan da bu esnada Kocatepe'de buluniiyordu. Taarruz, kisa sürede Afyon Konya demiryolu hatti boyunca basarili bir sekilde gelisti. Bu hattin güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin agirlik merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmisti.

     Baskomutan Mustafa Kemal Pasa'nin büyük bir basiretle ates hattinda yönettigi bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Baskanligini Fevzi (Çakmak) Pasa, Bati Cephesi Komutanligini Ismet Pasa üstlenmisti. I. Ordu'ya Nurettin Pasa, II. Ordu'ya Yakup Sevki Pasa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Pasa komuta ediyordu.

     Süratli taarruz sonucu, 26/27 Agustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düsürüldü. Ani baskin seklinde gelisen bu taarruz karsisinda sasiran Yunanlilar çekilmeye basladi. 27 Agustos 1922'de ordumuz düsman isgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyisi karsisinda Yunan ordusu, Dumlupinar mevzilerine çekilme karari aldi. Kuvvetlerimiz 29 Agustos günü de Dumlupinar mevzilerine taarruza basladi. 30 Agustos günü Dumlupinar bölgesinde 200.000 kisilik Yunan ordusu tamamen kusatilmisti. "Baskomutan Meydan Muharebesi" adini alan bugünkü savasta, düsmanin büyük kismi imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafindan kurtarilmis bulunuyordu.

     Ancak, maglup düsmanin çekilme yollarinin da kesilmesi ve Izmir dogrultusunda araliksiz takibi gerekiyordu. Baskomutan,1 Eylül 1922 günü komutasi altindaki kuvvetlere: "Ordular! Ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi.

     Son süratle Izmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül' de Usak'i, 2 Eylül'de Eskisehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav, Salihli, Alasehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balikesir ve Bilecik'i, 7 Eylül' de Aydin'i, 8 Eylül'de de Manisa'yi kurtardilar. Bu takip esnasinda l. Yunan Ordusu Komutani General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutani General Diyenis ve bir kisim yüksek rütbeli Yunan subaylari esir alindilar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahi Izmir'e ulastilar. Bu sabah Kadifekale'de Türk bayragi dalgalaniyordu. Artik Anadolu, 4 yil süren düsman istilâsindan, düsman isgalinden kurtarilmis, "Türkiye Türklerindir!" gerçegi bir kere daha gözler önüne serilmisti.

     Mondros Mütarekesiyle baslatilan ve Sevr Antlasmasiyla gerçeklestirildigi zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarindan çikarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karsi, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarini seferber ederek kazandigi bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: "Kayitsiz sartsiz bagimsiz yeni bir Türk Devleti kurmak!" Atatürk diyor ki: "Hiç bir zafer, gaye degildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken vasitadir. Gaye, fikirdir. Zafer bir fikrin elde edilisine hizmeti nispetinde kiymet ifade eder. Bir fikrin elde edilisine dayanniayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, bos bir gayrettir. Her biiyült meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanilmasindan sonra yeni bir âlem dogmalidir, dogar. Yoksa basli basina zafer, bosa gitmis bir gayret olur".

     Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem dogmus; çagdas, demokratik ve lâik Türk devletinin kurulusuna uzanacak olan bütün yollar açilmisti. Bu sebepledir ki memleketi düsman istilâsindan temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu basarilarin semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi. 11 Ekim 1922'de Itilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar birakildi; Türk ve Yunan kuvvetleri arasindaki çarpisma(lara son verildi. Yine bu anlasmaya göre Edirne'yi de içine almak üzere Dogu Trakya'nin Yunanlilar tarafindan tahliyesi kabul edildi; Istanbul ve bogazlar bazi kayitlarla idaremize birakildi.

     1 Kasim 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcarari ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrilarak saltanat kaldirildi. O gün Mustafa Kemal Pasa, Meclis kürsüsünden sunlari söylemisti: "Millet, mukadderatini dogrudan dogruya eline aldi ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir sâhista degil, bütün fertleri tarafindan seçilmis vekillerden olusan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. Iste o Meclis, Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makami yalniz ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî karari üzerine Vahdettin bir Ingiliz harp gemisiyle yurt disina kaçti.

     Artik sira baris görüsmelerine gelmisti. Lozan Baris Konferansi, 20 Kasim 1922 günü toplandi. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinlesen bu görüsmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini -Mudanya görüsmelerinde oldugu gibi- Ismet (Inönü) Pasa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlasma imzalandi. Bu antlasma ile yeni Türkiye Devleti'nin bagimsizligi bütün dünyaca onaylaniyor, millî sinirlarimiz çiziliyor, Ekonomik alanda Osmanlilar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldiriliyordu. Diplomasi alaninda kazanilan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlasma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asirlardan beri hazirlanmis ve Sevr Antlasmasiyla tamamlandigi zannedilmis büyük bir suikastin yikilisini ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanli devrine ait tarihte benzeri görülmemis bir siyasî zafer eseri idi".

     13 Ekim 1923'de Ankara, Büyük Millet Meclisi karari ile, Türkiye Devleti'nin Hükûmet Merkezi oldu. Artik mevcut yönetimin isminin de açikça ifadesi ve ilâni gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 aksami, -yapilari bir Anayasa degisikligi ile - Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayi ayakta "Yasasin Cumhuriyet!" sesleriyle kutladilar. Bu sonucu takiben Cumhurbaskanligi seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Pasa, oybirligi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaskani seçildi.

     Cumhuriyetin ilâni i1e gerçeklesen bu büyük inkilâbin yani sira devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çagdas devlet anlayisina uygun olarak lâiklesmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayis içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdi. Bu sebeple 3 Mart 1924'te artik hiçbir lüzumu kalmayan, aksine zararli bir kurulus halini almis bulunan halifelik de kaldirildi ve son halifeyle beraber Osmanli hanedani yurt disina çikarildi.

     Artik devletin modern bir sekil almasi ve milletin çagdas uygarlik seviyesine en kisa zamanda erisebilmesi yolunda büyük inkilâplar birbirini takibe basladi. Bu devre esnasinda sapka ve kiyafet inkilâplari yapildi. Halki uyusukluga sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatildi; Seriye ve Evkaf Vekâleti kaldirildi. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet isleri kesin olarak birbirinden ayrildi. Hukuk alaninda, seriye mahkemeleri ve Mecelle kaldirilarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. Ilim ve kültür islerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalismalar yapildi. Medreseler kapatilarak çagdas kültürü benimseyen Cumhuriyet okullari açildi. Egitim ve ögretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkilâbi meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasina dayanan Türk alfabesi yapildi. Üniversite'de de büyük bir reform gerçeklestirilerek ona çagdas bir görünüm kazandirildi; bu arada ihtiyaç duyulan çesitli fakülteler ve kürsüler açildi. Uluslararasi takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadin hukukunda reform yapiÎarak Türk kadinina seçme ve seçilme hakki tanindi. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yilinda Türkiye'de ilk defa olarak bir Iktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüsüldü. Ziraî faaliyetler genisletildi; ticaret ve millî sanayi gelistirildi. Saglik islerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkilâplara "Atatürk Inkilâplari" adi verildi. Inkilâplarin memlekette daha süratle ve daha saglam yerlesmesi için bütün Türk halkini içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçilik, devletçilik, lâiklik ve inkilâpçilik Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.

     Milleti çagdas uygarliga götüren bu zorunlu gidis karsisinda, muhalefeti teskil eden, fakat bir kolu da tutuculuga ve gericilige dayanan bir grup tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidisten Atatürk'ü sorumlu tuttuklari için ona birkaç suikast girisiminde bulundularsa da muvaffak olamadilar ve millet tarafindan tel'in edildiler.

     Mustafa Kemal, inkilâplarin büyük kismini basardiktan sonra Türk bagimsizlik mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kurulusunu anlatan büyük Nutkunu yazdi. Bunu 1927 yilinda, Parti Kongresinde alti gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Degerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin oldugu kadar Türk edebiyatinin da ölmez eserleri arasinda yer aldi.

     Büyük Önder, kurtulustan sonra memleketi bastan basa dolasarak halka inkilâplarin ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlatti. 1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadini verdi. Son senelerinde bitmeyen bir heyecanla Hatay' in anavatana ilhakina galisti. Kendisinde mevcut karaciger kifayetsizligi zamanla agirlasti; son günlprini hasta ve rahatsiz olarak geçirdi. 10 Kasim 1938 persembe güxiü saat dokuzu bes geçe Dolmabahçe Sarayi'nda hayata gözlerini kapadi. Ölümü bütün dünyada derin akisler yapti ve büyük üzüntü yaratti.

     Atatürk'ün na'si, tahnit edilerek Dolmabahçe Sarayi salonunda özel bir katafalk'a yerlestirildi. Türk bayragina sarili ve basinda silâh arkadaslarinin nöbet tuttugu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine birakildi. Na'si, bilâhere 20 Kasim'da Ankara'ya getirildi. 21 Kasim'da büyük törenle Etnografya müzesindeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diger muharebelerde ona karsi savasmis yabanci generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu.10 Kasim 1953'te na'si, Etnografya müzesinden alinarak muhtesem bir törenle Anitkabir'e nakledildi.